29 03 2011

TÜRKİYE'DE KENTLEŞME VE SORUNLARI

TÜRKİYE’ DE KENTLEŞME VE SORUNLARI
1. KENTLEŞME İLE İLGİLİ KAVRAMLAR
1. 1. Toplumsal Yapı Ve Toplumsal Değişme
Toplumsal yapı; “bir topluluğun toplumsal düzeni, kuruluşu, kuruluşun işleyişi ve bir takım görevleri yerine getirilme yoludur”. İnsanlar arasındaki, ilişkilerin bir düzene oturtulması ve bu düzenin işleyebilmesi, ancak, sağlam temellere oturmuş toplumsal yapıyla mümkündür. Toplum içerisinde yaşayan insanlar arasında çok çeşitli ilişkiler bulunmaktadır. Bu ilişkilerin tümü toplumun yapısını meydana getirmektedir. Toplumsal ilişkilerin tümü temel ilişki olan ekonomik ilişkilerde belirlenmektedir. Bu ekonomik ilişkilere ekonomi dilinde üretim ilişkileri denir. Bu ilişkilerdeki değişiklikler, toplumun yapısını da değiştirir.
Toplumsal yapı, belirli bir mekânda yerleşmiş insan topluluklarının dokusunu ortaya koymaktadır. Belirli bir toplumun fiziki ve kültürel yapı özelliklerini yere ve zamana bağlı olarak ortaya koyar. Bu bakımdan, sosyal yapı bir toplumun belirli yer ve zamana göre çekilmiş bir fotoğrafıdır.
Toplumsal değişme genel anlamıyla, toplumsal yapıyı oluşturan öğelerdeki değişmeleri anlatan bir kavramdır. Toplumsal değişme; “ilişkilerin değişmesidir. Yani, dengesi öğreti olan sürekliliği göreli olan ilişkilerin değişmesi” dir.1 Böyle bir tanıma göre, toplumsal değişme; toplumsal dengenin yeni bir toplumsal durum karşısında bozulması olarak görülmektedir. Toplumsal değişme, “ekonomik, sosyal ve kültürel yapıda sanayileşmenin neden olduğu bir değişme olarak görülmektedir”.
Toplumsal değişme genel olarak, uygulanan ekonomi politikasında ve bu alanlardaki değişmelerle ekonomik yapıda, üretim teknolojisinden değişmelerle teknolojik yapıda, göç, kentleşme, doğum ve ölüm oranındaki artış gibi nedenlerle demografik yapıda ortaya çıktığı gibi eğitim, sağlık ve aile yapısındaki değişmelerle de kavramsal yapıda ortaya çıkmaktadır. Özel olarak da, bireylerin psikolojik yapıları düşünme ve algılama biçimleri, tutum ve davranışları; değer ve inançlarında toplumsal ilişkilere ve örgütlenmelere de yansıyan siyasal davranış ve tercihlerinde toplumsal değişmenin bir unsuru olarak ortaya çıkmaktadır. Ahlaksal, dinsel, siyasal vb. davranışlarındaki değişmeler özel ölçütleri verirler.2
 
1. 2 Göç
Göç, çok yönlü karaktere sahiptir. Toplumun toplumsal kültürel ve ekonomik yapısıyla yakından ilişkilidir. Göç, özellikle ülkelerin nüfus yapısında ve nüfuslarının nitel ve nicel yapısında önemli bir etkiye sahiptir. Göç, ülkelerin veya kentlerin nüfuslarının gelişmesini sağlayabileceği gibi, azalmasına da sebep olacak gücü kendinde bulundurmaktadır.
Göç olgusu iş olanakları açısından da önemli bir etkinliğe sahiptir. Göç olayı ile mevcut imkânlardan daha fazla nüfusun yararlanmasına olanak sağlanabileceği gibi, bazı imkânsızlıklar da giderilebilir. Örneğin, iş imkânın az veya olmadığı bir bölgeden imkânların fazla ve eleman sıkıntısı çekilen diğer bir bölgeye doğru hareketler sonunda mevcut imkânlardan daha fazla kişinin yararlanması sağlanacak, aynı zamanda eleman sıkıntısı çekilen bölgenin bu konudaki derdine de çare bulunmuş olacaktır.3
Bununla birlikte, göç olayının önemli olumsuz etkinliği de söz konusudur. Göçler sonucunda, kentlerde çıkan konut, gecekondu problemleri, göçün hacmiyle orantılı olarak gerçekleştirilemeyen mahalli hizmetler, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar, iş imkânlarındaki gelişme ile oransız bir artış gösteren göçlere bağlı olarak ortaya çıkan eksik istihdam, gizli ve açık işsizlik sorunları, göçün olumsuz sonuçlarından belli başlılarıdır denilebilir.4
Göç, kent, kır gibi bir yerleşme biriminden diğerine yerleşmek amacıyla yapılan nüfus hareketidir. Göç temelde bir yer değiştirme olayıdır. Bu yer değiştirme ise kır ve kent gibi yerleşim birimleri arasında gerçekleşmektedir. Mahalle ya da semtler arasındaki yer değiştirmeler, göç olarak algılanmamaktadır. Ayrıca yer değiştirme de sürede önemli bir etkendir. Hangi sürede değişmelerin göç sayılabileceği görece bir durum olmakla birlikte, yer değiştirmelerde amaç yerleşmek olduğunda göç gerçekleşiyor anlamına gelmektedir. Yerleşme anlamı taşımayan kısa süreli göçler, seyahatler göç olarak kabul edilmemektedir.
Günümüz Türkiye’sinde özellikle iç göçler önemli bir olgudur. İç göçler içerisinde kırsal alandan kente göç, kültürel, toplumsal ve ekonomik anlamda değişmeyi süratlendiren ve sonuçları itibariyle olumlu ve olumsuz sonuçlara neden olan bir olgudur. Ve bu göç serbest iradeyle gerçekleşen göçten ziyade güdümlü göçtür. Çünkü güdümlü göçü devletin çeşitli sosyal, ekonomik, güvenlik vb. konularda aldıkları kararların tatbikatı sonucunda nüfusta meydana getirdikleri mobilite oluşturmaktadır.5
1. 2. 1. Göç ile İlgili İstatistikler
Ülkemizde göç hareketleri bazı bölgelerin nüfusunun azalmasına bazı bölgelerin ise aşırı yoğun nüfus barındırıyor hale gelmesine neden olmaktadır. Bazı istatistikî veriler genel tablonu daha iyi ortaya koymamızı sağlamaktadır.

 
1. 2. 2 Türkiye’de Genel Nüfus Artışı
Tablo 1. 1923-1990 yılları arasında tespit edilen nüfus rakamları ve nüfus artış hızı oranları.
Yıllar
Nüfus
(Bin)
Yıllık Nüfus Artış Hızı (%0)
1923
13 648
-
1950
20 947
27,75
1980
44 737
24,88
1990
56 473
18,28
Tablonun incelenmesi sonucunda ülke nüfusunun artış oranının dünya ve AB ortalamasının üzerinde olduğu görülmektedir. Nüfus artış eğiliminin yüksekliği başta AB olmak üzere bazı bölge ülkelerinin kaygılandırmaktadır.
 
1. 2. 3. Coğrafi Bölgelere Göre Göç Alan ve Göç Veren İller, Kentler ve Bölgeler
Tablo 2. 1990 ve 2000 yılları Nüfus Sayımlarının bölgelere göre şehir ve köy nüfusu yıllık artış hızı.

 

 

 

 

- En hızlı nüfus artışı sırasıyla Marmara, Güneydoğu Anadolu, Akdeniz bölgelerinde görülmektedir;
- Nüfus artışının en düşük olduğu bölge Karadeniz Bölgesidir. İkinci olarak Doğu Anadolu ve sonrasında İç Anadolu ve Ege Bölgeleri gelmektedir;
- Karadeniz Bölgesinde Köy nüfus artış oranının %-10 ve Doğu Anadolu Bölgesinde %-6 olması en çok göçün hangi bölgelerden olduğuna işaret etmesi açısından anlamlıdır;
- Terör ve asayiş sorunu olmadığı halde İç Anadolu ve Ege Bölgelerinde köy nüfus artış hızı ile kentsel nüfus artış hızı arasındaki farkın %20’ler civarında olması da dikkat çekici hususlardan birisidir;
- Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde kentsel nüfus artış hızının %35’in üzerine çıkmış olması terör ve asayiş sorunu nedeniyle zorunlu göç olgusunu akla getirmektedir.6

 
1. 3. Kent
Kent; sosyo-ekonomik ve kültürel özellikleri, yönetim durumu ve nüfus bakımından kırsal alanlardan ayırt edilen, genellikle tarımsal olmayan üretimin yapıldığı, daha önemlisi hem tarımsal hem de tarım dışı üretim dağıtım ve denetim işlevlerinin toplandığı, teknolojik dışı üretim dağıtım ve denetim işlevlerinin toplandığı, teknolojik gelişme derecelerine göre belirli bir büyüklük, heterojenlik ve bütünleşme düzeyine varmış; ikincil toplumsal ilişkilerin, toplumsal farklılaşma, uzmanlaşma ve hareketliliğin yaygın olduğu, doğurganlık oranının kırsal kesime göre düşük olduğu, çekirdek aile tipi yaygın olan, cemiyet tipi ilişkilerin olduğu, eğitim ve öğretimin yaygın olarak yapıldığı yerleşim alanlarıdır denilebilir.7
Çağımızın egemen yerleşme biçimi olan kent; insanlık tarihi boyunca, insanlar arası ilişkilerin, fiziksel mekâna yansımasının yeni bir boyutudur. Kentlerdeki mahallelerin, mekânların çeşitli şekillerle ortaya çıkışları, her kenti, bir diğerinden ayırdığı gibi demografik ve ekonomik yapılarıyla da kentler birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Kent; sadece yeni bir ekonomik teşkilatlanma ve değişmiş bir fiziki çevreyi belirtmez; aynı zamanda insanın davranış ve düşüncelerine de tesir eden yeni bir değişik sosyal düzeni ifade eder.
En genel ifadesiyle kent; Tarım dışı ve tarımsal üretimin denetlendiği, dağıtımın koordine edildiği ekonomisi bunu destekleyecek şekilde tarım dışı üretime dayalı bulunan, teknolojik değişmenin beraberinde getirdiği teşkilatlanma, uzmanlaşma ve iş bölümünün en yüksek düzeye ulaştığı, geniş fonksiyonların gerektirdiği nüfus büyüklüğü ve yoğunluğuna varmış, toplumsal heterojenlik ve entegrasyon düzeyi yükselmiş karmaşık ve dinamik bir mekanizmanın sürekli olarak işlediği insan yerleşmesidir.15Tüm bu özellikleriyle kent, Endüstri Devrimi sonrasının bir ürünüdür. Kent, tarihsel gelişimde ilk köleci devlet biçimi olarak adlandırılmıştır. Antik çağda kent ise, günümüzdeki anlamının dışında kent-devleti ya da kanton-devletidir. Ticaret, ordu ve kültür temeline dayanmaktadır.8
 
1. 4. Kentleşme
Kentleşme, dar anlamda, kent sayısının ve şehirlerde yaşayan nüfusun artmasını anlatır. Kentsel nüfus doğumlarla ölümler arasındaki farkın doğumların lehine olması sonucunda ve aynı zamanda köyler ile kasabalardan gelenlerle, yani göçlerle artar. Gelişmekte olan ülkelerin şehirlerinde, doğurganlık eğilimleri azaldığından, şehirleşme daha çok köylerden şehirlere olan nüfus akımıyla beslenir. Kentleşme yalnızca bir nüfus hareketi değildir. Toplumun, toplumsal ve ekonomik değişmelere de ayak uydurmasıdır. Şu halde kentleşme için sadece demografik bir tanım vermek yanlıştır. Bu durumda ise kentleşme geniş anlamıyla; sanayileşmeye ve ekonomik gelişmeye koşut olarak şehir sayısının artması ve bugünkü şehirlerin büyümesi sonucunu doğuran; toplum yapısında, artan oranda örgütleşme, iş bölümü ve uzmanlaşma yaratan, insan davranış ve ilişkilerinde şehirlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikimidir.9
Kentleşme toplumsal değişme sürecinin bir boyutudur. Batı’da sanayi devrimiyle başlayan bu değişim günümüz az gelişmiş ülkelerinde farklı bir biçimde gelişmiş ve en dinamik toplumsal gerçeklerin başında yer almıştır. Toplumsal değişme süreci içerisinde hem bağımlı hem de bağımsız değişken olan kentleşme, neden ve sonuçları bakımından oldukça karmaşık bir özellik göstermektedir. Üretimin, ticaretlerin ve hizmetlerin süratle büyümesini sağlayan sanayileşmenin etkisiyle dağılım oranının fazla olması ve bu fazlalığın kentin dışı da yerleşme yerlerinde iskan edilmeleri nedeniyle nüfusun kentlerde birikmesine ve kent sayısının artmasına neden olan aynı zamanda da buralarda yaşayanların özel hayatlarında, ekonomik, sosyal ve siyasal davranış açısından etkileyen ve devletin de belirli bir takım faaliyetlerini gerektiren değişiklikler olarak tanımlanan kentleşme, nedenleri ve sonuçları açısından, pek çok toplumsal soruna kaynaklık ettiği için, planlı ve programlı müdahaleyi gerektiren bir değişme sürecinin, toplumsal boyutu olarak ortaya çıkmaktadır.10
 
1. 5. Kentlileşme
Kentlileşme, temelde insanların kentle bütünleşmesini ifade eder. Bütünleşme kavramı genelde, bir nüfus grubunun daha büyük bir nüfus grubuyla kaynaşması anlamına gelir. Kentlileşme, kentleşme akımı sonucunda toplumsal değişmenin insanların davranışlarında ve ilişkilerinde değer yargılarında maddi ve manevi yaşam biçimlerinde değişiklikler ortaya çıkarması sürecidir. Başka bir değişle ‘kırlılıktan uzaklaşma, organize edilmiş sosyal hayata geçiş’ olarak da kentlileşme ifade edilebilir.
Bütünleşmenin veya kentlileşmenin psikolojik, kültürel, toplumsal ve ekonomik olmak üzere en azından iki boyutta gerçekleştiği söylenebilmektedir. Eğer kentin psikolojik, kültürel ve toplumsal yapısı ve kırın yapısı çok farklı değilse bütünleşme kolay olmaktadır. Eğer yapılar farklı ise intibaksızlık sorunları ortaya çıkmaktadır. Kırsal kesimden kente göç eden ailelerin kentle bütünleşme süreçlerini açıklamada “ekonomik mekân” ve “Sosyal Mekân” kavramları araç olarak kullanılabilir. “Ekonomik Mekân” ın ve “Sosyal Mekân” ın içerikleri ise şöyle izah edilebilir.
Ekonomik Mekân” ve “Sosyal Mekân”, kente göçle gelen insan için, kır ile kent arasında yüzen bir görünüme sahiptir. Bu belirtilen mekânlardaki değişmeler kişinin kentlileştiğinin veya kentlileşemediğinin göstergesidir. Kentlileşen insanda ekonomik ve sosyal olmak üzere iki bakımdan değişme olmaktadır. Bunlar
 
a) Ekonomik bakımdan kentlileşme
b) Sosyal bakımdan kentlileşme olmak üzere tasnif edilebilir.
 
Ekonomik bakımdan kentlileşme; Kişinin geçimini tamamen kentte veya kente özgü işlerle sağlayacak duruma gelmesiyle gerçekleşir
Sosyal bakımdan kentlileşme; Kır kökenli şahsın her türlü konularda kentlere özgü tavır ve davranış biçimlerini, sosyal değer yargılarını benimsemesi ile gerçekleşmektedir.
 
Ekonomik ve Sosyal yönleriyle “Kır İnsanı” nın “Kent İnsanı”na dönüşme süreci, ülkenin “Toplumsal Yapısı”ndaki dönüşme ile paralellik gösterir. Toplumun “Ekonomi Yapısı”ndaki dönüşüm ile kişinin “Ekonomik Mekânı” ndaki dönüşüm benzerliklere sahiptir. Aynı şekilde bu dönüşüm benzerliği sosyal mekân içinde geçerlidir.11
 
Tablo 3 .Ekonomik Mekan’ın ve Sosyal Mekan’ın İçerikleri.
Kaynak: S. Kemal Kartal, Kentlileşme, Adım Yayıncılık, Ankara 1992, s.51.
2. KENTLEŞMENİN DÜNYA ÇAPINDA TARİHİ
Kentleşme sürecinin başlangıcı, genellikle uygarlığın da başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Buna göre kentleşme belli ve somut bir tarihle belirlenecek bir başlangıca sahip değildir. Buna rağmen araştırmacılar, kentleşmenin başlangıcı konusundaki belirsizliği ortadan kaldırabilmek amacıyla, insanların avcılık ve çobanlıktan tarımsal faaliyet nedeniyle yerleşik hayata geçmesini, hem uygarlığın hem de kentleşmenin başlangıcı olarak kabul etmektedirler. Burada kentleşme sürecinde temel kriter, iktisadi faaliyetin nitelik itibariyle değişmesidir. Böylece bu kriter bir bakıma zamanımıza kadar kentleşme sürecinin incelenmesinde geleneksel olarak kullanıla gelmiştir.
İlkçağlarda yerleşimde önemli etkenler “verimli toprak” ve “uygun doğal koşullar” idi. Aslında bu döneme ait çok şey bilinmemektedir. Eski Yunan ve Roma’da köylerdeki yaşantının ekonomik gelişmeye bağlı olarak iyileşmesi, toprak sahipleri ve tüccarların zenginleşerek ülkenin kontrolünü ellerine geçirmesi sonucunda, yerleşimler güvenliği sağlamak amacıyla duvar ile çevrelenmiş ve kale (akropolis) haline gelmiştir1. Böylece ‘‘bir kent hudutları dahilindeki ortak hayat içinde teşkilatlanmış hukuken hür insanlardan kurulu bir devlet topluluğu” anlamında ‘‘polis’’ler ve ‘‘civitas’’lar ortaya çıkmıştır.
19. yüzyılda başlayan batıdaki sanayileşme süreci kentleşme sürecini meydana çıkarmıştır. Bugün, dünya üzerindeki ülkelerin hemen hemen birçoğunda, kentlerde yaşayan insanların sayısı, kırlarda yaşayanlara oranla artmaktadır. Bu artış, kentlerin artan nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak üzere ülke yöneticilerini çok yönlü tedbirler almaya sevk etmiştir. Endüstri devrimi, kentleşme sürecinde gelişmeyi etkileyen önemli bir aşamadır. Özellikle İngiltere’de endüstri alanındaki yeni buluşların yanı sıra, tarım alanındaki ilerlemeler ve mülkiyetle ilgili yeni gelişmeler, köylülerin endüstri bölgelerine göç etmelerine neden olmuştur. İngiltere’de başlayan endüstrileşme hareketleri kısa zaman aralıklarıyla Almanya, Fransa, İsviçre ve Belçika gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bu ülkelerde de kırdan gelen insanlar, kentlerin etrafında sefil bir şekilde ve aklın alamayacağı sağlık şartları içinde yerleşmeye başlamışlardır. Bu şekilde kentleşme, ‘‘pislik’’ ve ‘‘çirkinlik’’ kavramlarına bir anlam kazandırmıştır. Sanayi kenti, bu anlamdaki kent sözcüğünün ilk örneklerindendir. Bununla birlikte, iş yaratma imkanlarına ve gelişme potansiyeline sahip bu kentler, zamanla nüfus ve işyerleri yoğunluğu belirli bir limitin üzerinde bulunan, bu nedenle de yaşama ve konut koşulları zorlanan hatta sosyal dokusu bozulan yerleşim alanları haline gelmişlerdir. Öte yandan, bu gelişme devletin fonksiyonlarını da etkileyerek “Sosyal Devlet” kavramının gelişmesine yol açmıştır. Bu kavram içinde “Sosyal Devletin” kentlere ilişkin fonksiyonları giderek önem kazanmıştır. Endüstri devriminin kentte yarattığı bu değişme, kentin fiziki planlamasını da etkilemiş; kentin dışında veya uzağında yeni yerleşim alanları oluşmuştur.
1900’lü yıllardaki bir dünya haritası, bugünün dünya haritasıyla karşılaştırılırsa, iki önemli değişiklik göze çarpacaktır. Bu değişiklikler;
1) Ulusların çoğalması
2) Kentlerin büyüklüklerinde görülen değişiklikler olarak iki ana gurupta toplanabilir.
 
Bu durumu örneklerle açıklamak gerekirse; endüstrileşmiş ülkeler ile Rusya ve bu ülkeler tarafından kontrol edilen Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki ülkelerden oluşurken; bugün siyasi ve ekonomik gelişme düzeyleri ve büyüklükleri farklı olan ve daha mozaik bir görünüm arz eden 160’dan fazla bağımsız ülkelere dönüşmüşlerdir. Benzer bir şekilde; nispi olarak küçük sayılardaki ana kentler -ki endüstri ülkelerinde yoğunlaşmışlardı- ile 1900’lü yıllardaki kentlerin oldukça basit kalıbı, öyle bir şekilde transformasyona tabii olmuştur ki, kentler ve en büyük kentler artan bir şekilde artık, eski koloni bölgelerinde bulunmaktadır. Bağımsız milletler ve kentlerin büyümesi ile birlikte, insanlık hızlı bir şekilde kentleşme yolunda ilerlemektedir. 1800’lü yıllarda dünyadaki nüfusun sadece % 3’ü nüfusu 5000 veya daha fazla olan kent yerlerinde yaşamaktaydı. 1900 yılına kadar, bu oran % 13’ün, 1980’e kadar % 40’ın üzerine çıkmıştır. Birleşmiş Milletler Konferansı’ndan elde edilen istatistik bilgiye göre, içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna kadar dünya nüfusunun en az yarısı, kentsel alanlarda yaşayacaklardır. 12

2771
0
0
Yorum Yaz